Ramazan ayının faziletleri ve Oruç hakkında eklenen bazı yazı başlıkları
? Müjdeler olsun! REYYAN kapısı aralandı ? Geldi yine gül mevsimi
?
Ramazanda ibadet ve iyiliğin sevabı ? Ramazan ve Günahlarımız
? Osmanlı'da Ramazan Sofrası ? RAMAZAN AYI

Sayfa 1 Toplam 3 Sayfadan 123 SonuncuSonuncu
1 den 10´e kadar. Toplam 26 Sayfa bulundu

Konu: Tevhid ve Şirk

  1. #1
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 26.06.08
    Mesajlar: 3.600

    Tevhid ve Şirk

    Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
    Hamd, sena ve övgülerin en güzeli, ezelde ve ebedde var olan, lutfuyla kainatı ve bizleri ya­ratıp var eden, sayısız nimetlerle yaşatan ve rahmetiyle doğru yolu gösteren Allah (cc.)'a mahsustur.
    Salat ve selam da, alemlerin Rabbi tarafından sevilen, insanların ise tanı­yıp, idrak edebilme nisbetînce sevebildikleri, efendimiz, önderimiz, rehberimiz Hz. Muhammed Mustafa'ya, a'line, ashabı­na ve onun yolunu izlemeye çalışan ümmeti üzerine olsun.
    Şirk ve tevhid kavramları, yaşadığımız coğrafyadaki in­sanların genel olarak duydukları veya bildikleri kavramlardır. İslam'ın özüyle ve temel yapısıyla dolaysız bir şekilde alakalı olan bu kavramlar, birçok kimseler tarafından bilinmesine rağmen, kuşatıcı anlamları ve yaşantıdaki yerleri itibariyle toplumun gafil olduğu meselelerdir.
    Tevhid ve şirkin güncelleşmesi, yaşanılan coğrafyalarda müşahhas bir hale getirilmesi, İslami davet için açık bir gerekliliktir. Özellikle sirk meselesi, insanların zihninde geçmişten örneklendirilen meselelerdir. Çağdaş şirkin her türlüsüyle içice veya yüzyüze olan insanlarımıza şirk denilince, her nedense sadece Mekke müşriklerinin taptıklan bazı putlar akıla gel­mektedir.
    Nitekim birçok insanımıza göre putperestlik veya Al­lah'a eş koşmak, çok eskilerde kalan hadiseler olup, günümüzde böyle ilkel şeyler hiç söz konusu değildir.
    Oysa öyle bir çağda yaşamaktayız ki, putperestleri veya müşrikleri İslam'ı reddedenlerin arasında değil kendilerini İs­lam'a nisbet edenlerin arasında bulmamız mümkündür. Ken­disini müslüman zanneden nice insan vardır la, itikadıyla, yönelişiyle, yaşantısıyla müşriklerden veya putperestlerden herhangi bir farkı yoktur.
    Fakat kendisine sorsanız, Elhamdülillah müslümanım diyecektir. Tabi ki bu çelişkilerin nedeni, tevhid ve şirk mese­lesinin yeterince güncelleşmemesi ve yaşadığımız coğrafyaya göre açıklanmamasıdır.
    Tevlidi ve şirk gerçeğiyle ilgili olarak insanımıza veril­mesi gereken temel esasları amaçlayan bu kitap çalışmasın­da, bu meseleler yaşadığımız coğrafyadaki insanlar ve insan­ların içinde bulundukları durum dikkate ahnarak, kısa ve özlü bir şekilde verilmeye çalışılmıştır.
    Hayrın gerçek sahibi olan Rabbmizden, bu çalışmamızın hayırlara vesile olmasını diliyoruz..

    (Not.Tevhid ve şirk konusunu ele alacağımız bu kitabın yazarının ismini vermeme düşüncesi geçti içimden.Sebebi insanlarımızın yazara bakıp kitaba önyargı ile bakması veya hiç bakmaması, bende düşündümki bu hocamız zaten bunu Allah rızası için yazdı o zaman bana bu konuda kızmayacağını umid ederek bu şekilde davranmak istedim olurki okumak isteyenler kitaba ön yargı ile yaklaşmazlar, katılmadıkları konu olursa onuda araştırma gereği duyarlar.Kitabı tamamladığımızda inşaAllah yazarın ismini zikredeceğiz.)
    _YUSUF_



    1. ŞİRKİN TANIMI
    “Ortak olmak” manasına gelen “Şe-Ri-Ke” fiil kökün­den bir mastar olan “Şirk” kelimesi; ortak koşma, ortak tanıma anlamına gelir. Bir kavram olarak kulanıldığı İslami pratikteki anlamı ise; alemlerin Rabbi olan Allah (c.c.)'a za­tında ve sıfatlarında eş koşmak veya Allah'a ortak isnat et­mektir. Allah'a eş veya ortak koşmayla ilgili bütün fiillere “Şirk” denildiği gibi, bu fiillerin faillerine de “Müşrik” deni­lir.
    “Şirk” kavramı, İslam'ın kuşattığı bütün meselelerde Allah'a eş koşmak veya Allah'a ortak isnat etmek manası­na gelmesine rağmen, günümüzdeki toplumsal anlayışa göre genel olarak, Allah'ı inkar manasına gelmektedir. Nitekim Allah'ı inkar eden kafirlere “Müşrik”, Allah'a inandı­ğını ileri süren müşriklere ise “Müslüman” denilmesinin ne­deni, bu çarpık anlayıştır.
    Oysa İslam'la mükellef olan bir insan yaratılışla ilgili bazı olayları görerek ve tefekkür ederek; “Allah vardır” dese, sadece bu ikrar ve bu inanç o insanı müslüman yap­maz. Bilindiği gibi müşrikler de yaratıcı olarak Allah'a ve Allah'ın varlığına inanmaktadırlar. Nitekim müşriklerle ilgili olarak Ku’ran-ıKerim'de şöyle buyurulmaktadır.
    “Andolun, onlara; Gökleri ve yeri lam yarattı, güneşi ve ayı kim emre amade kıldı? diye soracak olursan, şüphesiz; Allah diyecekler. Şu halde nasıl oluyorlar da, çevrili­yorlar?”
    “Andolsun, onlara; Gökten su indirip de ölümünden sonda yeryüzünü dirilten kimdir? diye soracak olursan, şüpbesiz; Allah diyeceklerdir. De ki; Hamd Allah'ındır. Ha­yır onların çoğu akletmiyorlar.”
    Kur'an'ı Kerim'de zikredilen bu gibi ayet-i kerimeler, meseleye açıklık getirmektedir. Müşrik, Allah'a inanmasına rağmen Allah'a eş koşan insandır. Allah'a eş koşan bu in­sanın, Allah'ın varlığına olan imanı ister taklidi iman, ister tahkiki iman olsun bu insan müşriktir ve İslam dairesinde değildir.
    Şirk meselesine tanımla ilgili olarak bu kısa girişi yaptıktan sonra insanları müşrik durumuna getiren şirk ol­gusunu, itikadi ve ameli şirk olmak üzere iki genel başlıkta değerlendirebiliriz.

  2. #2
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 10.06.09
    Mesajlar: 4

    s.a .yazınız çok güzel fakat devamı var gibi ve ben devamını göremiyorum.nasıl bakıcam yardımcı olursanız sevinirim

  3. #3
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 26.06.08
    Mesajlar: 3.600

    İtikadi Şirk

    İtikad demek, bir dinin temel inanç değerlerine kalbi bağlılık veya inanmak demektir. İslam dinindeki iman esasları amentüde belirtildiği üzere altı olarak bildirilse de, böylesi bir yaklaşım sınırlandırıcı olur. Günümüz müslümanlan Allah'a, Peygambere ve bir bütün olarak Kur'an'ı Kerim'e inanmakla yükümlüdürler. Kur'an'ı Kerim'de bildi­rilen bütün gerçekler, Kur'an'ı Kerim'de beyan edilen bü­tün esaslar, müslümanlar için birer iman esasıdır. Bu iman esaslarını bölmek, bir kısmını esas, bir kısmını detay kabul etmek, müslümanlar için mümkün değildir.
    İslam'a göre en temel inanç, Allah inancıdır. Tabi ki bu Allah inancı, değişik menkibelerde ve hurafelerle karı­şık hikayelerde verilmeye çalışılan Allah inancı değildir. Al­lah inancının nasıl ve ne şekilde olacağını bildiren yegane kaynak, Kur'an'ı Kerim'dir. Müslümanlar yaratılmış birer mahluk olduklarının idrakine vararak, Yaratıcıyı kendi akıl­larına ve yaklaşımlarına göre tarif etmekten veya tanımlamaktan şiddetle kaçınırlar.
    Müslümanlara göre Allah (c.c.)'ın en doğru tanımı, Allah'ın Kur'an'ı Kerim'de kendi zatıyla ilgili olarak yaptığı tanımdır. Müslümanlar bu tanımı ne eksiltmeye ve ne de çoğaltmaya çalışırlar. Çünkü böylesi yaklaşımlar, insanlann büyük bir bölümünü, şirk vadisine sürükleyen yaklaşımlar­dır. İtikadi şirkin temelinde, Allah inancında meydana ge­len bu gibi sapık yaklaşımlar bulunmaktadır. Nitekim müş­riklerin büyük bir kısmı, böylesi yaklaşımlarla Allah'a zatında ve sıfatlarında şirk koşan kimselerdir.
    İtikadi şirk içinde bulunan kimseler, genellikle müslü­man olduklarını zanneden veya müslüman olduklarını ileri süren kimselerdir. Bunlarda meydana gelen itikadi şirkten, ne yazık ki birçok örnekler verebilmemiz mümkündür.
    Mesela herhangi bir insan, yegane Halik, yani yegane yaratıcı olan Allah'a inan­dığını söyleyip; kainatın, dünyanın ve dünyanın içindekilerinin yaratılışını, Allah'la beraber başka şeylere de nisbet ediyorsa, yegane Rezzak, yani yegane rızık verici olan Allah'a inandığını söyleyip; rızık verici olarak Allah'la beraber başka şeyleri de ön pilana çıkarıyorsa, yegane Hadi, yani yegane hidayet edici olan Allah'a iman ettiğini söyleyip; hidayet edici olarak başka şeyleri de görüyor ise, yegane ve mutlak Hakim olan Allah'a iman ettiğini söyleyip; hakimiyeti Allah'tan başka kimselere veya mercilere nisbet ediyorsa böylesi inanışlarda bulunan insanlar İtikadi şirk içersindedir.
    Kısaca örneklendirdiğimiz bu itikadi şirkler müslümanlarda olmamakla beraber, müslümanların da bu gibi konularda yeterince bilinçli olduklannı söyleyemeyiz. Me­sela aklı başında gözüken bazı alimler bile İslami mücade­leleriyle ilgili olarak “Bizim mücadelemiz Allah'ın hakimiye­tini tesis etmek içindir” diyebiyorlar!. Böylesi bir söz, öncelikle Allah'ın sıfatlarını bilmekle yükümlü olan alimlere yakışmayacak bir sözdür. Müslümanların ve özellikle müslüman alimlerin, itikadi sapma meydana getirebilecek olan böylesi sözlerden şiddetle sakınmaları gerekir. Çünkü biz­ler biliriz ki Allah (c.c.) bütün alemler üzerinde mutlak ha­kimdir. Yaratıcının İlahi hakimiyet sıfatı, biz yaratılmışların mücadelesiyle tamamlanabilecek veya gerçekleşebilecek bir sıfat değildir. Allah (c.c.)'m Hakimlik sıfatı, zaten kendi özünde her türlü eksiklikten münezzeh olan bir sıfattır. Bu öylesine muhteşem bir hakimiyettir ki, bu ilahi hakimiyeti kabul eden veya etmeyen bütün mahlukatı, bütün yaratılmışları kuşatmaktadır. Alemlerin Rabbi olan Allah (c.c.)'ın İlahi hakimiyetini, bu hakimiyeti kabul eden ülkelerde “Var”, İlahi hakimiyeti reddeden ülkelerde “Yok” sanmak, itikadi bir yanılgıdır. Herhangi bir ülkeyi yöneten Firavun veya Nemrut, Allah'ın hakimiyetini reddetse dahi, yine de bu ülkedeki mutlak hakimiyet o Firavun'un veya o Nemrud'un değildir. İlahi hakimiyeti reddeden Firavun veya Nemrud, yönettikleri ülkede hakimiyetin gerçek sahibi ol­salardı, hiç şüphesiz ki Firavun Hz. Musa'yı, Nemrud ise Hz. İbrahim'i gayet kolay öldürebilirdi. Oysa biliyoruz ki bir yalancı hakimiyetin sözcüsü olarak Allah'ın elçileri hak­kında “Ölüm hükmünü” vermelerine rağmen, İlahi hakimi­yetin takdirine boğun eğmek zorunda kalmışlar ve öncelik­le kendileri ölmüşlerdir. Çünkü Allah (c.c), kendi hakimi­yetini reddeden firavunlar üzerinde de mutlak hakimdir.
    Meseleyi Türkiye coğrafyasında sonuca bağlayacak olursak, Türkiye genelinde Allah'ın hakimiyeti değil, İslam'ın hakimiyeti yoktur. Dolayısıyla birer mü'min olarak bizlerin mücadelesi, Allah'ın hakimiyeti için değil, İslam'ın hakimiyeti içindir.
    Bizler bazı yazılarımızda veya bazı konuşmalanmızda “Hakimiyet Allah'ındır” diyorsak, bu sözümüz; gerçekleştir­meyi arzuladığımız bir temenni değil, insanlara hatırlatmak istediğimiz apaçık bir gerçektir.
    Netice olarak müslümanlardaki Allah inancı, itikadi şirkten ve itikadi sapmalardan uzak olan, Allah'ın zatına ve sıfatlanna uygun bir inançtır. İmanla ilgili bütün meseleler­de bu inançtan sapmak, bu istikametten uzaklaşmak, in­sanları itikadi şirke sürükleyen bir yaklaşımdır.


    Ameli Şirk


    Amel, fiil, eylem, hareket, davranış manasına gelir. İnsanın bütün bir yaşantısında meydana gelen fiil, eylem ve davranışlanndaki şirklere, kısaca ameli şirk diyoruz. Ameli şirk, bizzat fiil ve eylemlerde meydana gelen şirktir.
    Mesela gaybı bildikleri inancıyla kahinlere gitmek, değişik maksatlar için büyü veya sihir yaptırmak, göz boncuğu veya katır boncuğu takarak, bunlardan fayda ummak, ölülerden veya birer mahluk olan yaratılmışlardan gaybi yardım istemek, Allah'tan başkasına kurban kesmek, insanların nasıl ve ne şekilde yaşayacaklanyla ilgili olan Allah'ın hükümlerine rağmen kendi istekleri doğrultusunda hükümler koymak veya bu şekilde hükümler koyan müstekbirlere meşru görmek ve onlara destek vermek ameli şirklerdendir.
    Ameli şirkin kaynağında itikadı şirk olduğu gibi, bazı hallerde itikadi cahillik de olabilir. Gerçi itikadi cahillikte de şirki inanışlar vardır ancak bu inanışlar, hakka rağmen inanışlar değildir. Mesela İslam'ın sadece bazı ibadetler de­ğil, başlıbaşına bir hayat nizamı olduğunu anlamalarına, alemler üzerinde mutlak hakim olan Allah'ın, insanlann yaşantılarıyla ilgili olarak hükümler vazettiğini bilmelerine rağmen; bu İlahi hükümleri reddeden müstekbirleri meşru gören ve onlan destekleyen kişilerin ameli şirkle­rinin temelinde, itikadi cahillik değil, itikadi şirk vardır. Bu gibi konularda resmi veya gayriresmi propaganlarla aldatı­lan, hakkı ve gerçeği bilmeyen kimselerin fiillerinde ise iti­kadi cahillik bulunmaktadır.
    Nitekim bütün bunlan dikkate alan İslam, fiilfail ayıranını yapmakta, fiil ile fail arasında bilinç bağı varsa, faili fiile göre sıfatlandırmaktadır.
    Böyle bir bağ yok ise fiili şirk olarak nitelemesine ve fiilin failini müslüman görmemesine rağmen, bu faile hakkı bildiresiye kadar “Sen müşriksin” diyerek “Müşrik” sıfatını vermemektedir.

  4. #4
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 26.06.08
    Mesajlar: 3.600

    şirkin psikolojik ve sosyolojik nedenleri

    Şirki yönelişlerde bulunan ve şirk fiilini işleyen fail in­san olduğu için, insanın araştırılması ve değişik boyutlanyla ortaya konulması gerekmektedir. Şirkin faili olan insana yeterli açıklık getirilmediği sürece, şirki yönelişlerin neden­leri de açıklık kazanamayacaktır.
    İnsan nedir?
    Nelere meyyaldir?
    Zaaf ve yetenekleri nelerdir?
    İnsanın yaratıhşıyla İlgili olan bu sorulara, kısa da olsa bir açıklama getirmemiz gerekecektir. Çünkü insanlan şirke sürükleyen nedenlerin hepsi, insan fıtratıyla ilgilidir. Dolayısıyla insanlan şirke götüren nedenleri vermeden önce, bu nedenlerin tesirinde kalan insan fıtratına genel bir açıklık getirmemiz gerekecektir
    İnsan Fıtratına Genel Bakış

    Tevhid ve şirk meselesini incelerken, Allah'a şirk ko­şan müşrik ile Allah'ı birleyen muvahhid, farklı farklı yaratılışlarda bulunan iki ayrı mahluk olsaydı, bu durum bizler için çok daha basit ve anlaşılır olabilirdi. Oysa biliyoruz ki her iki yönelişin sahibi de insandır. Muvahhid bir müslümanın temel yönelişi olan tevhid ile, herhangi bir müşriğin yönelişi olan şirk, aynı insan fıtratında meydana gelmektedir. Varoluşları itibariyle aynı yaratılışta bulunan insanlar, birbiriyle tamamen zıd oian iki ayrı fiile, iki ayrı istikamete yönelebilmektedirler.
    Birbiriyle çelişen bu farklılığı, yaratılıştaki veya fıtrat­taki farklılıklar olarak algılayamayız. Çünkü insanı nasıl ve ne şekilde yarattığını hakkıyle bilen şanı yüce Rabbimiz, insanın yaratılışıyla iîgili olan gerçeği apaçık bir şekilde be­yan etmektedir.
    “O halde sen yüzünü hanif olarak dine, Allah'ın o fıtra­tına çevir id (Allah) insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışında değiştirme yoktur. Bu (din) dosdoğru (müs­takim) bir dindir. Ancak insanların çoğu bilmezler.”
    Konumuzla ilgili olarak anlamamız gereken gerçek; Allah (c.c.) sadece müslümanları değil, bütün insanları İslam üzere yaratmıştır ve bütün insanlarda bu dinin gereği­ni yerine getirebilecek imkanlar ve yetenekier bulunmakta­dır.
    Kur'an'ı Kerim'de zikredilen birçok İlahi buyruğu dik­kate aldığımız zaman, İlahi hükümlerle muhatap olan insanların değişik konularda inanmak, sevmek, korkmak, sa­kınmak, itaat etmek, duymak, görmek, bilmek, düşünmek, konuşmak, unutmak, hatırlamak, umudlanmak, özenmek, güvenmek ve istemek gibi farklı fiillerle mükellef oldukları­nı görürüz.
    İşte bütün bu mükellefiyetlerin yerine getirilmesi için gerekli olan fıtri donanım, insanda bulunmaktadır. Daha açık bir ifadeyle sevmekle yükümlü olan insanda sevme vasfı, korkmayla yükümlü olan insanda korkma vasfı, itaat etmekle yükümlü olan insanda itaat vasfı, bu insanın fıtra­tında bulunmaktadır. İnsanlar sevmeye, korkmaya, itaat et­meye, isyan etmeye meyyal olarak yaratılmışlardır.
    Ancak yaratılış itibariyle bütün insanlarda bulunan bu fıtri özellikler, insanlann tercihlerine göre şekillenmekte, insanlann tercih ettikleri şeylerle doldurulmaktadır.
    Mesela korkmaya meyyal olarak yaratılan bir insan, fıtratında bulunan bu korku boşluğunu, Allah korkusuyla veya Allah'tan başka şeylerin korkusuyla doldurabilir. Sev­mek ve itaat etmek yönelişleri de böyledir.
    İslam üzere olan bu fıtratın yaratılışta değişmeyeceği ve değiştirilemeyeceği ise ayet-i kerimenin devamında zikredilmektedir.
    “Allah'ın yaratışında değiştirme yoktur.”
    İnanmak, sevmek, korkmak, sakınmak, itaat etmek, duymak, görmek, bilmek, düşünmek, özenmek, güven­mek., vs. gibi fıtri temayüllerde yaratılan insanlar hangi dine girerlerse girsinler, onlarda meydana gelen değişiklik fıtri temayüllerde değil, bu fıtri temayüllerle yöneldikleri, benimsedikleri ve sahiplendikleri şeylerdedir.
    İnsan fıtratıyla ilgili olan bu gibi İlahi kanunları, zamanımızdaki birçok insandan daha iyi idrak eden şeytan aleyhiliane, şeytani çalışmalarına bu İlahi kanunlan dikkate alarak yön vermektedir. Nitekim “Allah'ın yaratışında de­ğiştirme yoktur” buyruğunun, kesin ve değişmeyen İlahi bir kanun olduğunu bilen şeytan aleyhiliane, bu nedenle fıtri temayülleri değil, bu temayüllerle yönelinen şeyleri değiş­tirmeye çalışmıştır. Mesela fıtraten korkmaya meyyal ola­rak yaratılan bir insana yanaşırken, bu insanda fıtri bir temayül olarak bulunan korkma vasfını yoketmeye veya de­ğiştirmeye çalışmaz. Çünkü bu fıtri temayülü yokedemeyeceğini veya değiştiremeyeceğini çok iyi bilir!.
    Zaten onun rahatsız olduğu şey insanın korkmaya meyyal olarak yaratılması değil, bu fıtri temayül ile Al­lah'tan korkmasıdır. Bu durumu önlemesi ve ve bunun da ötesinde insanların bu fıtri temayülünden faydalanabilmesi için, korkmaya meyyal olarak yaratılan insanları şeytani vesveseler ve tağuti müeyyidelerle korkutması gerekmekte­dir. Nitekim şeytan ve dostlarının da yaptığı bu değil mi­dir?
    Cahili sistemlerde yaşayan insanların fıtratları, şeytan ve dostlarının böylesi müdahalelerine maruz kalmıştır. İyili­ğe ve kötülüğe meyyal olarak yaratılan insanlar, şeytani propagandalarının tesirinde kalarak iyiliği küçümser, kötü­lüğü benimser duruma getirilmişlerdir. İtaat ve isyana meyyal olarak yaratılan insanların Allah'a itaat, tağuta is­yan etmeleri gerekirken; bu insanlar tağuta itaat, Allah'a isyan eder duruma getirilmişlerdir.
    İslam nasıl ki insanın fıtratını veya yaratılış gerçeğini dikkate alıyorsa; insanlara zulmetmek isteyen şeytan ve dostları da yine aynı fıtratı dikkate almaktadır. Tevhid ve şirk, aynı insan fıtratında meydana gelen fakat birbiriyle tamamen zıd olan iki ayrı yöneliştir.
    Tevhid ve şirkle ilgili birçok yönelişi, birbiriyle muka­yese ederek inceleyecek olursak, iki ayrı yönelişin aynı fıtrattan kaynaklandığını gayet rahat müşahade edebiliriz. İn­sanlarda aynı fıtri temayüller, aynı fıtri gereksinmeler bulunmasına rağmen, insanlar hem tevhide ve hem de şir­ke yönelebilmektedirler. İnsanları şirke götüren yönelişle­rin nedenlerini ise kısaca şu başlıklarda inceleyebiliriz.

  5. #5
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 26.06.08
    Mesajlar: 3.600

    1- İnsanlara Tevhidi Davetin Yapılmaması

    İnsan fıtratının en belirgin özelliği, boşluk kabul et­memesi veya boşluğa tahammül etmemesidir. Dolayısıyla insan fıtratında bulunan bütün temayüller, bütün gereksin­meler, mutlaka ve mutlaka bir muhatap arar ve bu muha­tapla boşluğunu doldurmak ister. Mesela korkmaya meyyal olarak yaratılan insan fıtratı, bu fıtri boşluğunu mutlaka ve mutlaka doldurur. Yaşadığımız dünyada Allah'tan veya devletten veya ölmekten korkmayan birçok insan olabilir. Ancak hiçbir şeyden korkmayan tek bir insan yoktur. Her insanın mutlaka korktuğu, gizli veya açık bir şey vardır. İn­sanların fıtratında bulunan bu korku boşluğu, mutlaka ve mutlaka bir korku ile doldurulmuştur. Sevmek ve inanmak gibi fıtri boşluklar da böyledir.

    İnsanların fıtratında bulunan bu boşluklar, doğru veya yanlış, iyi veya kötü, güzel veya çirkin mutlaka bir şeylerle doldurululmasına rağmen, insan fitratıyla bütünleşebilecek değerler, an­cak ve ancak İslam'ın değerleridir.
    İnsan fıtratı ve insan fıtratında bulunan temayüller, İs­lam'ın gerçekleri ile donandığı zaman; fıtratına yabancı olmayan bu değerlerle ahenkli bir bütünlüğe girmekte ve ke­male yükselmektedir.
    Tabi ki insanlarda bu kemalin veya bu olgunluğun gerçekleşmesi, insanların öncelikle tevhidi davetle karşılaşmasıyla mümkündür. Yaratılışları itibariyle bir şeylere inan­maya, bir şeyleri sevmeye veya bir şeylerden korkmaya meyyal olan insanlar, bu fıtri ihtiyaçlarını muhatap alan hak davetle karşılaşmadıkları zaman, şeytan ve dostlarının batıl davetlerinden çok daha çabuk etkilenebileceklerdir. Çünkü tevhidi davetin muhatap almadığı insan fıtratını, şirki davet muhatap almakta ve tevhidi gerçeklerle donanmayan fıtri boşluklar, bu batıl davetle doldurulmaktadır.


    2- Dünyevi Endişeler Ve Nefsi Marazlar


    Yukarıda yazdıklarımızdan hareket ederek “Hak da­vetle karşılaşan her insan mutlaka bu davete icabet eder” diyemeyiz. Çünkü biliyoruz ki hak davetle karşılaşmalarına rağmen bu daveti kabul ermeyen birçok insan bulunmak­tadır. İşte bu insanların tevhidi daveti reddedip, şirke yö­nelmelerinin önemli bir nedeni, dünyevi endişeler ve nefsi marazlardır.
    Mesela temeli zulme dayalı olarak mala, mülke veya makama sahip olan insanlar, hak davetle karşılaştıklan zaman, meselenin sadece kabul ve tasdik olmadığını bilirler. Hakkı ve adaleti kabul etmekle birlikte, doğal olarak batılı ve zulmü reddetmeleri gerektiğinin de farkındadırlar. Böy­le bir inkar ise zulme dayalı olan bütün makamların, sö­mürüye dayalı olan bütün menfaatlerin de inkar olup, zu­lüm ve sömürü müptelası olan kimseler için aşılması mümkün olmayan engellerdir.
    Ekabir takımı için faturası kabarık kabul edilen bu gibi dünyevi endişelerin, halk kitlelerinde bir lokma ekmek veya iki kuruş maaş gibi çok küçük birimlere indiğini görü­rüz. Bir lokma ekmek veya iki kuruş menfaatin yanısıra, devletten ve devlet adamlanndan korkmak, birçok zavallı insanın şirke yönelmesi için yeterli birer sebeb olabilmek­tedir.
    Ayaklarındaki ve gönüllerindeki zincirleri biricik malvarlıkları olarak kabul eden bu zavallılar, ne hazindir ki zincirlerden kurtulmak için değil, bu zincirleri kaybetme­mek için mücadele etmektedirler. Bu zincirlerden kurtul­mak, boşlukta kalmak gibi bir kabustur bunlar için!
    Böyle anmışlar, böyle inandınlmışlardır bu zavallı­lar!.
    Nitekim asker askerliğini, işçi işçiliğini, köle köleliğini bu itikadla yapmaktadır!.
    Geçmişteki hıristiyanlar, rahiplerine birkaç kuruş ve­rerek cennet tapusu alıyorlardı. Herkesin yadırgadığı bu durumu, ben pek yadırgamıyorum.
    Hem neden yadırgayım ki!
    Birkaç kuruş menfaat için gerçek cennetlerini satan milyonlarca insanla bir arada yaşarken, onları nasıl yadır­gayabilirim?
    Birkaç kuruş karşılığında cennet umudu alanlar mı yadırganmalı, yoksa birkaç kuruş karşılığında gerçek cennetlerini satanlar mı?


    3- Yarını Uzak Görme


    Yarını uzak görme, insanlarda genel bir hastalık du­rumuna gelmiştir. Herhangi bir şeyin vadesi uzadıkça, üze­rine binen faizne olursa olsun bedeli ufalmaktadır birçok insanın gözünde. İlahi tehditlere rağmen şirke yönelmeleri yine aynı marazdan, aynı batıl yaklaşımdan kaynaklanmak­tadır. Hesap veya ceza gününü uzak gördükleri için; uzak olan yarınlardaki tehdit, onların bugününü pek etkilememektedir.
    Halbuki gerçek böyle midir?
    Yarınlar uzak, gerçekten uzak mıdır?
    Oysa uzak olan, yarın değil dündür. Yirmi yıl sonra­mız değil, yirmi saniye öncemiz uzaktır, uzaklaşmıştır biz­den. Yirmi yıl yol gitsek, yirmi saniye öncemize varabil­memiz mümkün değildir.
    Fakat yarınlar, yannlar, durmak bilmeyen adımlarla üzerimize doğru gelmektedir. Yarınlardan kaçmak, yarınlardan uzaklaşabil­mek, durmayan zamandan korkanlar için dermansız bir derttir..
    Aslında insanın kendisi de, yarınların geleceğini, mutlaka ve mutlaka geleceğini bilmektedir. Mesela ihtiyacı olan herhangi bir insana “Bugün sana yüzbin lira vereyim, bir hafta sonra üç tırnağım kelpetenle sökeyim!” deseniz, ihtiyacı olmasına rağmen teklifinize yanaşmaz. Çünkü za­manın durmadığını, bir haftanın geçeceğini ve o günün geleceğini bilir.
    Peki bir hafta geçecek de, bir yıl veya bir ömür geçmeyecek mi?
    İnkar edemeyecekleri ölüm günü, inandıklarını söyle­dikleri hesap günü gelmeyecek mi?
    Biz yaşasak da, biz ölsek de, tıkır tıkır işleyen zaman hiç durmadan, hiç yorulma­dan hesap gününe doğru yol almıyor mu?
    Fakat ne gariptir ki bir haftanın geçeceğini gayet açık bir şekilde idrak eden birçok kimsenin kısa aklı, me­sele ölüm veya hesap gününe geldiği zaman bulanmakta­dır.
    Burunlarının dibinde olan ölüm veya hesap günü çok uzaklardadır bunlar için!. Nitekim çok uzaklarda kabul ettikleri İlahi tehdit, çok uzaklarda kabul ettikleri İlahi azap, onlan şirkten veya azgınlıktan caydırıcı değildir!.
    Ahirete kuşkuyla bakan kimseler için, yeniden dirilme ve hesaba çekilme haberleri ise onların korkmasına değil, kalplerinin bir köşesinde sevinmelerine neden olmaktadır.
    Çünkü ahirete kuşkuyla bakan bu kimselerde, ölmek ve yok olmak korkusu vardır. Meseleye bu korkuyla yaklaştıklan için, hangi şartta olursa olsun yeniden dirilmeyi güzel bir ihtimal olarak görürler. Yok olmak korkusu, ce­hennem korkusundan çok daha fazladır bu kimselerde!. Tabi ki bu batıl yaklaşım, cehenneme inanmamanın, ce­hennemi bilmemelerinin bir neticesidir. Oysa cehennemin müthiş gerçeğiyle karşılaştıkları zaman, Kur'an'ı Kerim'de beyan edildiği gibi Bizi helak et, bizi yok et ya Rabbi diye­rek çılgınca feryat edeceklerdir.
    Bazılarının kuşkuyla baktıkları, bazılarının uzak gördükleri yarınlar, Allah'a andolsun ki gelecektir, geliverecektir..

  6. #6
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 09.09.08
    Mesajlar: 2.917

    Güncelleme...

  7. #7
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 26.06.08
    Mesajlar: 3.600

    4- Batıl Umudlar

    İnsanları doğru veya yanlış birçok şeye sevkeden önemli bir etken umuddur. İnsanlar neleri umud ederek, neler yapmışlardır kendi tarihlerinde. İnsanlardaki cennet umudu ise geçmiş tarihten günümüze uzanan ortak bir umuddur. İnsanlardaki cennet umudu ortak bir umud ol­masına rağmen, bu ortak umud için yapılmak istenenler ve yapılanlar birbirinden oldukça farklıdır.
    Allah'ı birleyen muvahhid müslümanlar, kendilerini Allah'ın hoşnutluğuna götürecek cennet yolunu Kur'an ve sünnette ararlarken, bazıları firavunların izinde, bazıları bel'amiarın dininde, bazıları sapıkların tekkesinde aramaktadırlar!.
    Asr-ı saadet döneminde sadece Efendimiz (s.a.v.) 'in pak eteğine tutunarak cenenete gidebileceğini zanneden tek bir müslüman yokken; günümüz hem kirli eteklerle ve hem de cennet umuduyla bu eteklere tutunan etekçilerle doludur.
    Netice olarak insanları tevhide yöneltmesi gereken cennet umudu, birçok insanın şirke yönelmesine neden olmaktadır. Yaşadığımız dünyada cennet umuduyla cehen­neme yönelmek, yaygın ve çağdaş birer hastalık durumu­na gelmiştir.


    5- Duyu Organlarının İlahlaştırılması


    Alemlerin Rabbi olan Allah (c.c.) insanlan bazı duyu organlarıyla yaratmasına rağmen, bu duyu organlan herşeyi kuşatabilecek, herşeyi algılayabilecek keyfiyette değil­dir. Ancak insanlardan birçoğu bunun pek farkına varmazlar. Onlar için varlık alemi, duyu organlarıyla müşahade edebildikleri şeylerdir. Ellerindeki tahta kılıçlarıyla dünyayı fethedeceğini zanneden çocuklar gibi, bunlar da duyu or­ganlarıyla kainatı fethedebileceklerini zannederler!,
    “Ancak benim gördüğüm veya benim işittiğim vardır” demek, aynı zamanda “Ben herşeyi görürüm, ben herşeyi işitirim” demektir!.
    Oysa biliyor ve iman ediyoruz ki herşeyi gören ve herşeyi işiten Rabbimizdir. Bu mutlak sıfat, Rabbimize ait bir sıfattır.
    Bizler ise yaratılmış birer insanız.
    Gözümüz ve kulağımız olmasına rağmen ne her şeyi görebilir, ne de her şeyi işitebiliriz. Bu kısıtlı duyu organlarına, kuşatıcı ve mutlak olan İlahi vasıflan nisbet etmek, duyu organlarını ilahlaştırmaya çalışmak demektir. İşte böylesi yaklaşımlar, insanlan şirk olan ataistlikten, küfür olan ateistliğe kadar götürebilmektedir.
    “Görmediğime inanmam” diyen ateistlerin bu sapıklı­ğı, farklı boyutta müşriklerde de bulunmaktadır. Nitekim canlı veya cansız sembollere İlahilik nisbet eden müşrikler, göremedikleri tanrıyı, görülebilir hale getirmekten yanadırlar. İbadet için yöneldikleri merciyi, müşahhas yani somut hale getirmek isterler. Çünkü böyle yaptıkları zaman, duyu organlan erişemedikleri boşluktan kurtulacak ve bu organlan erişebilecekleri, tutunabilecekleri bir dal olacaktır.
    Müşahhas hale getirdikleri ve yöneldikleri bu put, ister canlı olsun, ister cansız, ister taştan olsun, ister tahtadan, onlar için farketmez. Yöneldikleri bu putun tanrı olmadığını bilseler bile, yine de bu puttan vazgeçmezler. Çünkü bu putperestler için yöneldikleri canlı veya cansız put tanrı olmasa da, yine de tanrının bir sembolü, bir işareti veya onlan tanrıya götürecek bir aracıdır. Mühim olan ibadet için yönelinen şeyin kendilerine göre meçhullükten çıkıp, müşahhas hale gelmesidir. Hele hele bu put koskocaman yapılmışsa, duyu organlarının tatmin olması ve etkilenmesi daha kolay olmaktadır.
    Nitekim falancanın kabrini veya filancanın heykelini çok büyük boyutlarda yapan müstekbirler, bütün bunlan mevtaya olan saygılarından değil, bu sapık yönelişteki in­sanlan etkileyebilmek içindir.
    Netice olarak “Görmediğime ibadet etmem” diyen ateist ile, “Ancak gördüğüme ibadet ederim” diyen müşrik arasında, önemli bir fark yoktur. Her ikisi de görülebilir bir tann istemektedirler. Birisi göremediği tannyı inkar et­mekte, diğeri ise göremediği tanrıyı, canlı veya cansız sembollerle görülür hale getirdiğini zannetmektedir!.
    Her ikisinin de kalkış ve batış noktası duyu organları­dır.


    5- Çoğunluğun Etkisi


    “İnsan toplumsal bir yaratıktır” derler. Kitlelerin ge­neli için doğru bir söz olsa gerek. Nitekim birçok insan kimlik ve kişiliğini, içinde bulunduğu gruptan veya toplum­dan almaktadır. Bu insanlar kendilerini tanımlarken, kendi benliklerini ifade eden “Ben” kelimesi yerine, içinde bulun­duğu çoğunluğu kastederek “Biz” kelimesiyle söze başlar­lar. “Biz şöyleyiz, biz böyleyiz” gibi tanımlamalar, o insanların kendilerini içinde bulundukları çoğunluğa göre tanımlamalarıdır.
    Böylesi durumlarda söz konusu topluluk doğruda, iyi­de veya güzelde ise herhangi bir problem yoktur. Hatta problem olmadığı gibi birçok müsbetlikler de bulunmakta­dır. Ancak insanı etkileyen grup veya toplum, batıl veya cahili bir nitelikteyse durumlar tam aksi yönde değişmek­tedir. İnsan ve toplum arasındaki olumlu olan etkileşim, gayet olumsuz bir vadiye kaymaktadır. Cahili toplumun in­san üzerindeki baskısı, bu insanı doğrudan, bu insanı iyi­den, bu insanı güzelden uzaklaştırıcı bir baskı olmaktadır.
    İşte böylesi toplumlarda, toplumun yanlışlığına rağmen doğruyu görmek, toplumun kötülüğüne rağmen iyiyi tercih etmek, her kişinin değil er kişinin işidir.
    Çünkü böyle bir tercihte, binlerce ağızdan çıkan “Bu doğrudur” sözüne, tek bir ağız ile “Hayır, bu yanlıştır” demek vardır, çünkü böyle bir tercihte, yanlışın çoğulcu kalabalığın­dan çıkıp, doğrunun ıssız gölgesine sığınmak vardır, çünkü böyle bir tercihte, topluma ve toplumsal de­ğerlere karşı çıkmak, toplumun ve toplumsal değerlerin baskısına göğüs germek vardır..
    Dolayısıyla kendi kişiliğini içinde bulunduğu grupta veya toplumda bulan kimseler için, böyle bir tercih mümkün değildir. İçinde yaşadıkları grubu veya toplumu reddet­mek, kendi benliğini, kendi kişiliğini reddetmek gibi im­kansız bir iştir bu kimseler için!.
    Bu kimseler doğru veya hak bir sözle karşılaştıkları zaman, bu sözü kendilerine göre değerlendirmezler, değerlendiremezler. Akıllarına ilk gelen şey, bu söze karşı gruplarının veya toplumlarının yaklaşımıdır. Grubun veya toplu­mun reddettiği bir şeyi, doğru da olsa bunlann kabul etmesi söz konusu değildir.
    Nitekim cahili toplumlarda yaşayan böylesi kimseler­den, şu ifadeleri sık sık duymamız mümkündür.,
    “Bunca insan yanlışta da, sen mi doğrudasın?”
    “Bunca insan bilmiyor da, sen mi biliyorsun?”
    “Bunca insan aldatıldığının farkında değil de, sen mi farkındasın?”
    Bu kimselerin mantığına göre, iyi veya doğru çoğun­luğun yani toplumun kabul ettiğidir. Oysa tarihe baktığımız zaman bu mantığın birçok hadisede çöktüğünü görürüz.
    Sünnetullah gereği topluca helak edilen kavimler, topluca batılda değil miydi?
    Peygamberlerin gönderildiği toplumlar, hak tebliğe topluca karşı çıkmıyorlar mıydı?
    Yakın tarihten örnek verecek olursak, mesela Hitler, koca bir toplumun desteğini almamış mıydı?
    0 halde, toplumu veya toplumsal çoğunluğu esas alarak hangi şeye “Mutlak doğrudur” diyebiliriz?
    Ne var ki bütün bunları yazmamız, kimlik ve kişiliğini toplumdan alan zayıf karakterli kimseler için yine de bir çözüm olmayacaktır. Onlar yine çoğunluğa göre karar ve­recekler, çoğunluğun ulu dediği cüceleri, uluyarak kutsayacaklardır.
    Bu kimseler “Ellen gelen düğün bayramdır” derler!.
    Oysa ellen gelen zulüm, ellen gelen sömürü, ellen gelen cehennem ise, bunun neresi bayramdır!.

  8. #8
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 26.06.08
    Mesajlar: 3.600

    İnsanlık Tarihinde Ve Çağımızda Şirk Hadisesi

    İnsanlık tarihi, aynı zamanda şeytanın da tarihidir. Şeytan aleyhillane insanlık tarihi boyunca, insan ve top­lum olgusundan kesinlikle kopmamıştir. Tarihin her döne­minde şeytanın ayak izlerine rastlamak, şeytan ve dostlarının gizli veya açık müdahalelerini görmek mümkündür.
    Şeytanı insandan ve toplumdan koparmayan gerçek, dostluk değil, düşmanlık gerçeğidir. İnsanın amansız bir düşmanı olan şeytan aleyhillane, büyük veya küçük her fır­satı değerlendirerek, insanlık tarihinde yer almıştır.
    Müslümanlann en temel meselesi, nasıl ki tevhid ve şirk meselesiyse, şeytanın da en temel meselesi aynıdır. Çünkü gerçekten düşman olduğu insanları cehenneme sürükleyebilmesi, öncelikle bu iki temel meseleye yönelmesiyle mümkündür.
    Bazı İlahi kanunlan birçok müslümandan daha iyi bi­len şeytan aleyhillane, hareket metodunu bu kanunlara göre tesbit etmektedir.
    Şeytana ve şeytani mantığa göre, Allah'ı inkar eden ateistler ile Allah'ın varlığına inan­malarına rağmen Allah'a eş koşan müşrikler arasında her­hangi bir fark yoktur.
    Şeytan aleyhillane her iki durumdan da, her iki grupdan da memnundur. Çünkü Allah'ı inkar eden ateistlerle birlikte, Allah'a inanmasına rağmen Allah'a eş koşan müş­riklerin de cehennem ehli olduğunu bilmektedir.
    “Hiç şüphesiz Allah, kendisine şirk koşanları bağışlamaz. Bunun dışında kalanlardan dilediğini bağışlar.”
    “Ey İsrailğulları, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin. Çünkü O, kendisine şirk koşana kuşkusuz cenneti haram kılmıştır, O'nun barınma yen ateştir.”
    Kur'an'ı Kerim'de zikredilen bu hükümlerde, Allah'a inanmalarına rağmen Allah'a eş koşan müşriklerin akibetleri beyan edilmektedir. Kafirler ve müşrikler arasında ameli farklılıklar olsa da, müşriklerin amelleri boşa çıkmaktadır. Yaratıcı olarak Allah'a inanıp, namaz ve oruç gibi bazı amelleri yapmalanna rağmen Allah'a eş koşan müş­riklerin hüsrana uğrayacakları, Allah için yaptıklarını zan­nettikleri amellerin kabul edilmeyeceği ve boşa çıkacağı Kur'an'ı Kerim'de açıkça beyan edilmektedir.
    “Eğer şirk koşacak olursan, şüphesiz senin de amellerin boşa çıkacak ve elbette sen kayba uğrayanlardan olacaksın.”
    “Onlar da şirk koşsalardı, elbette bütün amelleri boşa çıkmış olurdu.”
    Müşriklik ve kafirlik açısından akibete ilişkin herhangi bir fark olmadığı için, şeytan aleyhillane sinsice davranmakta, geleneksel bir inanç ile Allah'a inanan insanları Allah'ın varlığını inkara değil, Allah'a eş koşmaya davet et­mektedir. Çünkü böyle bir müdahale şeytan ve dostları için çok daha kolay, çok daha verimli olmaktadır.
    İşte şeytan ve dostlarının insanlık tarihindeki pis ayak izleri, aynı iğrenç müdahale istikametindeki ayak izleridir.
    Şeytan ve dostlannın insanları müşrik durumuna geti­ren müdahalelerine açıklık getirebilmemiz için, aşağıdaki sorulan cevaplandırmamız gerekecektir.
    Müşrikler Allah'a inanmalarına rağmen Allah'tan baş­ka nelere tapıyorlar ve neleri İlah kabul ediyorlardı, şeytan ve dostlan onları nelere davet ediyorlar ve on­ları nasıl müşrik durumuna düşülüyorlardı?.
    Meseleyi Kur'an'ı Kerim'deki geçmiş tarihle ilgili veri­lere ve günümüzdeki görüntülere göre değerlendirecek olursak, ne yazık ki geçmiş ve günümüz ayırımına gitme­miz mümkün değildir. “Geçmişte şöyleydi, günümüzde İse böyle” diyerek, geçmişteki müşriklerle günümüz müşrikleri­ni kesin hatlarla birbirinden ayıramayız.
    Çünkü şirk vakıası ve şirk mantığı, hem geçmişte ve hem de günümüzde aynıdır. Aynı şirk mantığından kaynaklanan, benzer yönelişler söz konusudur, Nitekim geç­mişteki ve günümüzdeki müşriklerin nelere taptıklarım maddeler halinde kısaca değerlendirecek olursak; belirttiği­miz bu benzerlik, dikkatsizlerin bile dikkatini çekebilecek somutluktadır.

  9. #9
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 26.06.08
    Mesajlar: 3.600

    Tabiata Tapanlar


    İnsanlar bütün bir tarihleri boyunca, kainatın ahenkli muazzamlığı karşısında ezilmişler ve göremedikleri Allah'la beraber, görebilecekleri güç merkezleri de aramışlardır. Nitekim geçmiş dünya tarihinde güneşe, aya ve yıldızlara tapan kavimler; güneşte, ayda veya yıldızlarda büyük güç­ler olduğunu kabul etmişler ve karşılaştıkları olaylann bu güçlerin etkisiyle meydana geldiğine inanmışlardır. Tabi ki bu batıl inanış, beraberinde bu şeylere karşı kulluğu yani putperestliği de getirmiştir. Çünkü güneşi, ayı veya yıldızı yaşadıkları olaylarda müessir gören bu insanlar, karşılaştıklan olayları bunlara göre yorumlayacaklar ve bunlann ga­zabına uğramamak için gerekirse çocuklarını bile bunlara kurban edeceklerdir.
    Geçmişte bu gibi şeylere ayn ayrı tapılırken, günü­müzde ise tabiat ve doğa adı altında topluca tapılmaktadır. Tabiatperest denilen bu kimseler bir yaratık olan tabiatı yaratıcı yerine koymaktalar ve kainatın yaratılışını tabiata nisbet etmektedirler. Bunlara göre kainat kendi içinde ve kendiliğinden varolmuştur.
    Kendilerine bilim adamı denilen bu kimseleri sapıklı­ğa götüren önemli bir neden, belki bir çoklanmıza tuhaf gelecektir ama kainatın birbirini tamamlayan, birbiriyle bü­tünleşen muhteşem ahengidir. Yaratılmış olan kainattaki bu muazzamlığı görüp, huşu içinde Yaratıcıya yönelecek­leri yerde; akıllarını zorlayan bu muazzamlığa takılıp kal­mışlar ve gördükleri muhteşem ahengi, gördükleri tabiata nisbet etmişlerdir.
    Tabi ki sonuç olarak yanlış, gözlem olarak ise eksik bir yaklaşımdır bu!.
    Oysa gözlemledikleri gerçekleri biraz daha derinlemesine inceleseler, bu gerçeklerin üzerinde olan, bu ger­çekleri yaratan ve bu gerçeklere vaziyet eden İlahi gerçeği anlamaları zor olmayacaktır. Mesela karıncalan yerin altın da dahi inceleyen bilim adamlan vardır. Ellerindeki imkan­larla incelemelerini yıllar boyu sürdürürler. Kraliçe karınca­nın birkaç erkek kannea tarafından döllendiğini, milyonlarca yumurta yaptığını ve bir kannea kolonisinin bu yumurtalardan çıkan karıncalarla meydana geldiğini görmüşlerdir. Bazı karınca türlerinin çok vahşi olduğu, me­sela et yiyen kannealann hücumuna uğrayan bir hayvan sürüsünden veya bir kabileden geriye sadece kemiklerin kaldığı da, yine bu bilim adamlarının bildikleri gerçeklerdir.
    Fakat ne var ki gözlemledikleri bu gerçekleri yan yana koyup yeterince düşünmezler!
    Mesela et yiyen kannealann vahşi tehlikesini bilmele­rine rağmen kendi kendilerine şu soruyu sormazlar.
    “Sadece kraliçe kannea değil de, diğer karıncalar da çiftleşse dünyanın durumu ne olur?”
    Bu soruya verecekleri cevap bellidir. Dünyada et yi­yen karıncalardan başka canlı kalmazdı. Bunu anladıktan sonra ikinci soru gündemlerine gelecektir.
    “Peki diğer kannealar neden çiftleşmiyor?”
    İşte bu sorunun cevabını tabiata nisbet edemeyecek­lerdir. Çünkü kendi tanımlamalarına göre tabiat ana do­ğurgan olup; doğal istekleri frenleyici değil, kendi yaratılışında teşvik edici bir niteliktedir.
    O halde doğurgan olan ve doğurganlığa karşı olma­yan tabiat, bu doğum kontrolünü nasıl yapıyor?
    Çiftleşmekle ilgili hiçbir eksikleri olmayan ve bunun da ötesinde çiftleşmeye arzulu olan milyonlarca dişi ve erkek karıncayı, çiftleşmekten alıkoyan gerçek ne?
    Ki aynı durum, anlann dünyasında da vardır! Anların dünyasında da sadece kraliçe an çiftleşmektedir.
    Bilinçli yaratık kabul ettikleri insanlara dahi yeterince doğum kontrolünün yaptmlamadığını bilen bu kimseler; karıncalann veya anların bu fıtri istekten neyle alıkoyulduklannı nasıl izah edeceklerdir?
    Oysa bunun yegane izahı bilinçsiz olan tabiat değil, tabiatı yaratan ve tabiattaki ahengi sağlayan İlahi iradedir.
    Kısacık akıllan ile Yaratıcının iradesini, yaratılmış olan tabiata nisbet edenler, tabiatı Allah'a eş koşan tabiatperestlerdir. Bilimsellik adına ileri sürülen bu gibi safsataların yanısıra; yıldızlann insanlann kaderi üzerinde müessir olduğuna, yıldıznameye ve yıldız fahna inanan kimseler de aynı sapık fırkanın, sapık müntesipleridir.


    Cinlere Tapanlar


    Kuranı Kerim'in cinlerle ilgili beyanına göre cinler ateşten yaratılmış olup, aralannda hem iyilerin ve hem de kötülerin bulunduğu yaratıklardır. Cinler hakkında bunları bilmemize rağmen, cinler yine de biz insanlara göre varlı­ğı malum, mahiyeti meçhul yaratıklardır. İnsanlarla cinler farklı boyutlarda veya farklı düzlemlerde yaratıldıktan hal­de, insanlarla cinler arasında değişik yollarla iletişim kurulabilmektedir.
    Kur'am Kerim'e göre insanîann cinlerle ilişki kurması müsbet bir gereklilik olmamasına ve insanlar böyle bir iletişime teşvik edilmemelerine rağmen; cinlerin peygamberi düzlemde insanlık alemine ilgi duymaları, insanlar arasından çıkan peygamberlerin davetine kendi konumlanna göre icabet etmeleri Rabbani bir gerekliliktir. Nitekim bir­çok cin taifesi Efendimiz (s.a.v.)'in davetini dinlemişler, bu davete kendi konumlanna göre icabet etmişler ve bu dave­ti kendi kavimlerine de iletmişlerdir.
    “Hani cinlerden bir kaçım, Kur'an dinlemek üzere sana yöneltmiştik Böylece onun huzuruna geldikleri zaman dediler ki kulak verin; sonra (dinleme işi) bitirilince de kendi ka­vimlerine (birer) uyarıcı-korkutucular olarak döndüler. Dediler Ey kavmimiz, gerçekten biz Musa' dan son­ra indirilen, kendinden öncekileri de doğrulayan bir Kitab dinledik; hakka ve dosdoğru olan yola yöneltip-iletmektedir. Ey kavmimiz, Allah'a davet edene icabet edin ve ona iman edin; günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi acık­lı bir azabtan korusun.”
    Cinlerin insanlık alemiyle olan bu ilişkisi, tabi ki olumlu bir ilişkidir. Ancak bunun dışındaki karşılıklı ilişki­ler, genel olarak şeytani ilişkilerdir.
    Efendimiz (s.a.v.)'in sünnetinde görmediğimiz bu kar­şılıklı ilişkilerin neticesi ise; genellikle insanlann cinler ile Allah'a eş koşmalan ve cinlere tapmalan sonucuna var­maktadır.
    “Cinleri Allah'a ortak koştular, oysa onları da O yarat­mıştır...”
    “(Melekler) Dediler ki Sen yücesin, bizim velimiz sensin, onlar değil. Hayır, onlar cinlere tapmaktaydı ve çoğu onlara iman etmişlerdi”
    Cinlerin Allah'a eş koşulması demek, Allah'ın yüce sı­fatlarının cinlere nisbet edilmesi, Allah'tan istenmesi gereken şeylerin cinlerden istenmesi demektir. Cinlere iman etmek ise, cinierin verdiği her habere inanmaktır. Tabi ki bütün bunlar ve bu gibi yönelişler, sadece geçmişe özgü veya geçmişteki müşriklerin yaptıkları şeyler değildir.
    Günümüzde de durum aynıdır.
    Mesela sabahın erken saatinde camilerde üç-beş in­san bulunmasına karşın, cinci hocaların kapılan, sıra kap­mak isteyen insanlarla doludur.
    İnsanları Allah'ın huzuruna değil de, cinci hocalann huzuruna götüren etken, hiç şüphesiz ki şirk etkenidir. İn­sanlar Allah'tan isteyecekleri, Allah'tan bekleyecekleri şey­leri cinci hocalardan ve cinlerden bekler duruma gelmişler­dir.
    Kendilerine entel veya elit tabaka denilen kimseler ise aynı yönelişin modern boyutu olan medyumluğu tercih etmektedirler. Ruhlarla ilişkiye girdiklerini zanneden fakat aslında cinlerle İlişkiye giren ve cinlerin maskarası olan bu kimseler, cinlerin kendilerine bildirdiği her şeye İlahi vahiymiş gibi inanmaktadırlar. Halbuki yaşanan zamanlardan bazı doğru bilgiler verebilecek olan cinlerin, henüz yalan­mamış bir zaman diliminden verdikleri gaybi haberler, en basit ifadesiyle spor-toto tahminleri gibidir. Nitekıiu cinle­rin gaybı bilmedikleri ve bilemeyecekleri Kur'an'ı Kerim'de açıkça beyan edilmektedir.
    “Böylece onun (Süleyman'ın) ölümüne karar verdiğimiz zaman, ölümünü, onlara asasını yemekte olan bir ağaç kur­dundan başka haber veren olmadı. Artık o, yereyıkılıp dü­şünce, açıkça ortaya çıktı ki, şayet cinler gaybı bilmiş olsa­lardı böylesine aşağılanıcı bir azab içinde kalıpyasamazlardı”
    Ayet-i kerimede de beyan edildiği gibi alemlerin Rab­bi olan Allah (c.c.) tarafından ve müstesna bir vakıa olarak Hz. Süleyman (a.s.)'ın emrine verilen cinler, asasına dayalı olarak vefat eden Süleyman (a.s.)'ın öldüğünü anlayama­mışlar ve (asanın bir ağaç kurdunun kemirmesiyîe kırılma­sına kadar) yaşıyor sandıklan Süleyman (a.s.)'a hizmet et­mişlerdir. Şanı yüce olan Rabbimizin de beyan ettiği gibi, şayet gaybı bilselerdi, uzun bir zaman bu durumda kalırlar mıydı?
    “Ne var ki bu İlahi gerçekleri bilmeyen insanlar, birer yaratık olan cinlere, Yaratıcının sıfatiannı vermekteler ve Allah'a sığınacakları yerde, cinlere sığınmaktadırlar. Bir de şu gerçek var; İnsanlardan bazı erkekler, cinler­den bazı adamlara sığındılar. Öyle oluyor ki, onların azgın­lıklarını arttırmışlardır.”
    Oysa İlahi gerçeğin en açık ifadesi olan Kur'an'ı Ke-rim'e göre insanların, cinlerin veya yaratılmış her şeyin şerrinden, cinler veya cinci hocalar gibi yaratıklara değil, bütün bunları yaratan ve alemlerin Rabbi olan Allah'a sığınmak vardır.
    “De ki; Sabahın Rabbine sığınırım, Yarattığı şeylerin şerrinden..”
    “Gerek cinlerden, gerekse insanlardan (olan her hannas'tan Allah'a sığınırım).”

  10. #10
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 26.06.08
    Mesajlar: 3.600

    İnsanlara Tapanlar

    İnsanların, kendileri gibi birer mahluk olan insanlara tapmaları en tuhaf olduğu gibi aynı zamanda en yaygın bir şirk türüdür. Tarihin her döneminde kendisini ilahlaştırmaya çalışan firavunlar ve bu firavunlara kulluk yapan köleler olagelmiştir, Geçmiş dönemlerde bazen devlet baş­kanı, bazen aşiret reisi olarak karşımıza çıkan bu firavun­lar, çağımızda dini, politik veya mali kimliklerle karşımıza çıkmaktadır. Allah'ın hükümlerini hiçe sayan bir din ada­mı, bir politikacı veya bir patron ile geçmişteki firavunlar arasında herhangi bir fark yoktur. Bunların hepsi az veya çok bir insan kalabalığına tahakküm etmekte, şeytani hü­kümlerle bu insanları kendilerine kul yapmaktadırlar.
    Emperyalist menfaatlerini her şeyin üzerinde tutan politik veya mali kimlikteki çağdaş firavunlann küfrü genellikle aşikardır. Bunlar kendileri azdığı gibi kendilerine uyanları da azdırıp, saptırmışlardır.
    “Üzerlerine (azap) sözü hak olanlar derler ki; Rabbimiz, işte bizim azdırıp-saptırdıklarımız bunlar, kendimiz azıp saptığımız gibi onları da azdırıp-saptırdık
    Şaşkın ve sapık olan insanların bu azgınlara kulluğu, bu azgınları dost kabul etmeleri ve bunları fayda veya za­rar vermeye muktedir görmeleri üzerine gerçekleşmekte­dir, Bir kısım insanlar bu firavunları severek, bu firavunla­ra kulluk yaparlarken diğer bir kısım insanlar ise, bu firavunlardan korktukları için bu firavunlara kulluk yapmaktadırlar.
    Oysa çağdaş firavunlann kendilerine özgü güçleri yoktur. Onların bulundukları makama değer vererek, onlara kulluk yaparak onları güçlendirenler, kölelerdir.
    Makamın veya paranın yaptırım gücü, makama veya paraya değer verenler üzerinde müessirdir. Gerçi bütün kölelere sorsanız, kendilerine tahakküm eden makama veya kapitale karşı belirli bir rahatsızlık duymaktadırlar. Belki de kölelerin hepsi, bu makamların veya bu kapital imparatorluklarının yıkılmasından, devrilmesinden yanadırlar.
    Fakat değer verdikleri bir şeyin yıkılmayacağını bil­mezler, bilemezler!.
    Oysa bir şeye değer vermek demek, onu meşru gör­mek, onu güçlendirmek demektir. Dolayısıyla makama veya kapitale değer vererek, bunlara devrimci yaklaşmak, bunları devirebilmek mümkün değildir.
    Ne var ki bu gerçeklerden bihaber olan uluslararası köleler, kendilerine ilahlık taslayan emperyalistlerin ve dünya emperyalizminin farkına vararak bunlan devirmek için mücadele edecekleri yerde, bunlardan bir lokma ek­mek alabilmek için mücadele etmektedirler. İnsanın ve in­sanlığın hakkını unutup, emeğin hakkı için mücadele ettik­lerini zanneden bu kimseler, devrimci dava adamı değil, ne yazık ki devrilmiş zavallılardır. Bu zavallıların arasında kendilerini müslüman zanneden kalabalıklar da vardır. Şeytana kulluk yapmaktan içtinap etmeye çalışan bu kimseler, farkında olmadan şeytanın dostlanna kulluk yapmaktadır­lar. Oysa ki şeytana kulluk yapmak ile şeytanın dostuna kulluk yapmak arasında herhangi bir fark yoktur. Bu gibi yönelişlerde bulunan insan, her iki durumda da şirke gir­mektedir.
    Yukarıda örneğini verdiğimiz politik ve mali kimlikli çağdaş firavunların yanısıra, insanlara ilahlık taslayan dini kisveli kimseler de bulunmaktadır. Bunlar genellikle müslümanların arasında yaşamakta, müslüman gözükmekte Ve meseleye vakıf olmayan insanlar tarafından müslüman bi­linmektedirler. Bu aldatıcılar, küfürleri aşikar olan firavun­lara nazaran çok daha tehlikelidirler. Çünkü bunlar doğru­cu bilinen yalancılar, dost gözüken düşmanlardır. Allah adını kullanarak insanları aldatmaktalar ve Allah'a kul ol­mak isteyen insanları, kendilerine kul yapmaktadırlar. Bu aldatıcılara hacı, hoca, şeyh, üstad, imam, müftü denilse de, bunlar Allah'ın değil, şeytanın dostudurlar. Bunlar Al­lah'ı değil, kendi menfaatlerini ve kendi nefislerini yücel­tenlerdir.
    Oysa müslümanlar Allah (c.c.)'i tekbir etmekle ve di­ğer insanlan Allah'a davet etmekle yükümlüdürler. Kendilerini veya başkalarını yüceltenler ve diğer insanlan bunla­ra davet edenler açık bir sapıklığı yaşamaktadırlar. En seçkin insan Resulullah (s.a.v,) sadece Allah'ı tekbir etmiş ve insanlan kendisine değil, Allah'a davet etmiştir.
    Yaşadığımız coğrafyada dine karşı saygılı yaklaşan insanlar, din adamı görünümündeki aldatıcılara da saygılı yaklaşmaktadırlar. Nitekim bu aldatıcıları yüce ve emin ki­şiler olarak görmekte ve onların Allah adını kullanarak ya­lan söyleyebileceklerine hiç ihtimal vermemektedirler. Oysa bu aldatıcılar “Besmele” ile söze başlamaktalar ve in­sanlan kendilerine veya tağuta kulluğa davet ettikten son­ra 'Elhamdülillah' diyerek sözü bitirmektedirler.
    İnsanlarımızın bu konularda dikkatli olmaları, her sa­rıklıyı hoca, her sakallıyı hacı sanmamaları gerekir. Aynı şekilde müslümanların da, sevdikleri ve itaat ettikleri kimseleri Allah'ın hüküm ve ölçülerine göre değerlendirmeleri ve bu değerlendirmeye göre onlara yaklaşmaları gerek­mektedir. Çünkü İlahi hükümleri dikkate almadan hoca ve üstadlarına teslim olan kimseler, ne yazık ki bilginlerini ve rahiplerini Rab kabul eden hıristiyanîann durumuna düş­mektedirler.


    Ölmüşlere Tapanlar


    Yaşadığımız dünyada ölülere karşı belirgin olan iki ayrı yaklaşım vardır. Bu yaklaşımlardan birisi yalan ve iftiralarla mevtayı kötülemek, diğeri ise mevtada olmayan va­sıflarla onu yüceltmektir.
    Nitekim ölülere tapma hadisesi, ölmüş olan salih veya azgın kimselerin, onlarda olmayan vasıflarla yüceltil­mesi, çok ulvi makamlara çıkarılması ve onlara bu itikatla yönelinmesi üzerine gerçekleşmektedir. Müşrikler, bu şekilde yücelttikleri bir mevtaya yönelmekte, bu mevtanın görüş ve ilkelerine itaat ederek, bu mevtanın sevgi ve rızasını gözeterek, ihtiyaçlannı bu mevtaya arzedip, bu mevtadan isteye­rek.. Allah'tan başkasına kulluk yapmakta ve böylece küfre girmektedirler. Kur'an'ı Kerim'de apaçık şirk olan bu yöne­liş zikredilmekte ve bu müşriklerin ne zelil duruma düştük­lerini beyan edilmektedir.
    “Allah'tan başka çağırdıkları, hiçbir şeyi yaratamazlar, üstelik onlar yaratılıp durmaktadırlar. Ölüdürler, diri değildirler; ne zaman diriliceklerinin şuuruna da varamazlar.”
    Evet, geçmişteki ve günümüzdeki müşriklerin yönel­dikleri, itaat ettikleri, kurban verdikleri ve kulluk ettikleri insanlar ölüdürler!. İnsanları zelil bir duruma getiren bu hadise geçmişte yaşandığı gibi, ne yazık ki günümüzde de yaşanmaktadır.
    İstanbul'daki Eyyüp Sultan'a uzanan eller, İzmir'deki Susuz Dedeye dökülen sular.
    Ankara'dakine akıtılan kanlar ve yapılan merasimler bunun açık bir göstergesi değil midir?
    Yaşanılan zillet öyle boyutlara varmıştır ki, dünya iş­leri falanca ölüye bırakılırken, ahiret işleri filanca ölülere bırakılmaktadır. Daha açık bir ifadeyle dirilerin idaresi, ölülere tevdi edilmiştir!
    Tabi ki ölülere yönelen, ölülere kulluk ve tazimde bu­lunan bu İnsanlara, “Diri” denilebilirse!..

Benzer Konular

  1. ....gizli şirk...
    Konu Sahibi Resul Aydın Forum Fıkıh ve Akaîd
    Cevaplar: 15
    Son Mesaj: 29-07-2009, 15:18
  2. Yaraticiya ihanetin adi.........şirk..
    Konu Sahibi İMREN Forum Bize Ayıracak 5 (beş) Dakikanız var mı
    Cevaplar: 12
    Son Mesaj: 06-12-2008, 19:22
  3. Küçük şirk
    Konu Sahibi نعىمة Forum Fıkıh ve Akaîd
    Cevaplar: 5
    Son Mesaj: 11-04-2008, 17:53
  4. Şirk türleri
    Konu Sahibi fatihokay Forum İslami Bilgi ve Kaynaklar
    Cevaplar: 4
    Son Mesaj: 01-03-2008, 12:23

İşaretlemeler

Yetkileriniz

  • Konu açma yetkiniz yok
  • Cevap yazma yetkiniz yok.
  • Eklenti yükleme yetkiniz yok.
  • Mesajınızı değiştirme yetkiniz yok.
  •